ÇAVKARİÇA : Boşnakların Acı ve Hüzün Dolu Yaşadığı Bir Soykırım » Boşnak HaberBoşnak Haber

16 Haziran 2024 - 09:35

ÇAVKARİÇA : Boşnakların Acı ve Hüzün Dolu Yaşadığı Bir Soykırım

ÇAVKARİÇA : Boşnakların Acı ve Hüzün Dolu Yaşadığı Bir Soykırım
Son Güncelleme :

27 Ağustos 2023 - 0:28

ČAVKARICA; BİR ÖMÜR İKİ SOYKIRIM !
Fotoğraf açıklaması yok.
 
Bir insan ömrü içinde, aynı yerde, aynı insanların (Çentiklerin) aynı insanlara (Boşnaklara) karşı yaptıkları iki soykırımı yaşamak çok nadir bir olaydır. Maalesef bu kaderi yaşamış Boşnakların sayısı oldukça fazladır. Bunlardan biri Hacera Çatoviç-Biyediç’tir.
 
Yıl 1941 Eylül ayı, 2. Dünya Savaşı; Yugoslavya, bir taraftan Naziler diğer taraftan İtalyan faşistler tarafından işgal edilmişti. Yetmiyormuş gibi Hırvat Ustaşalar ve Sırp Çentikler birbirlerini katlederlerken, destekçileri dışında kendilerinden olmayan herkesi de kırıp geçiriyorlardı. İşte bu ortamda Bosna Herseğin, Bileçe şehri yakınlarındaki Planoy’da yaşayan köylere baskın yapan Karadağlı ve Hersekli Çentikler, köylerde yaşayan çok sayıda Boşnağı evlerinden toplamış, korkmamalarını, onları Stolaç’a götüreceklerini söylemişlerdi. Onları önce Nevesinye’ye götürmüşler orada, onları birkaç gün oyaladıktan sonra, evlerine tekrar geri götüreceklerini söyleyerek geriye dönmüşlerdi. Gerçekte ise Çentikler, onları öldürmek için kimsenin görmeyeceği uygun bir yer aramakta idiler. Çok geçmeden uygun olan o yeri bulmuşlardı; O yer dağ başındaki, metrelerce derinliğindeki Kargalar Mağarası veya Kargalar Çukuru (Jama Čavkarica) idi. Aralarında yaşlılar, kadın ve çocuklar da dahil olmak üzere, kimine göre 600 kimine göre ise 450 kişi kadar Boşnak, atalarının yıllardır yaşadıkları o kötü kaderi bir daha yaşayacaklardı, Soykırım !
 
Bu çukurluğun içine kargalardan başka hiç kimse girip çıkamıyordu. Girenler, daha doğrusu düşenler vardı ama oraya düşüp te oradan çıkan hiçbir canlı yoktu. Kargalar mağaranın belli bir derinliğinde yuvalar yapmışlardı. Yumurtalarını güvenle oraya bırakıp bütün gün avlanmaya çıkabiliyorlardı. Yumurtalardan çıkan yavrular da o mağaranın yüz metre derinliğinden sonraki derinliklerde yine güvenli bir şekilde büyüyorlardı. Yüzlerce küçük karga o mağaranın içine girip çıktığından, çevredeki insanlar oraya “Küçük Kargalar Mağarası / Çavkaritsa” adını vermişlerdi.
 
Peki insanlık düşmanları Çentikler neden bu kadar Boşnağı buraya getirmişti? Bu mağara, faili meçhul cinayet işlemek isteyenler için ideal bir yer idi. Biri, birini öldüreceği zaman ve geriye hiçbir iz kalsın istemediğinde, kurbanının cesedini alıp o mağaraya atarmış. Artık ondan hiç kimse haber alamaz ve katil de kolay, kolay suçlanamazdı. İşte mağaranın bu özelliğini öğrenen İnsan kasapları Çentikler için bu mağara, arayıp ta bulamadıkları bir yer idi. Hem yüzlerce insanı öldüreceklerdi hem kanıtları yok etmiş olacaklardı ! Tarih boyunca hiçbir zaman suçlanıp adalete hesap vermedikleri gibi …
 
Dünyanın kan gölüne dönüştüğü o 1941 yılının Sonbaharında, cani Çentikler fırsat bu fırsat diyerek, her zamanki gibi silahsız ve savunmasız olan Boşnak komşularını kalleşçe yakalayıp genç-yaşlı, kadın-çocuk demeden katletmeye başlamışlardı. Çavkaritsa çukurluğunun yakınlarına getirdikleri yüzlerce Boşnağı, mağaranın ağzının 50 metre yakınında toplamış, beşer, beşer gruplar halinde alıp, onları çukurun ağzına kadar getirip, orada onları ya boğazlayarak ya da kafasına ağır bir şeyle vurarak etkisiz hale getiriyor ve sonrasında ayaklarından tutarak mağaranın içine atıyorlardı.
 
Genç Hacera Çatoviç ve ailesi, günlerce uyuyamamış, ayakta duracak halleri kalmamıştı. Gözleri hem uykusuzluktan hem de işlenen cinayetleri görmemek için kapanıp duruyordu. Yaratık Çentikler, onu beş kişilik grubun en sonuna bırakmışlardı. Onlarca İnsanı boğazlamaktan yorulmuş olmalılardı ki onu, elinden tutup çekiştiren pis bir Çentik, ona doğru dönerek; “Uyumak mı istiyorsun? Seni birazdan sonsuz uykuya göndereceğim” demiş ve kafasına bir kürek ile aniden vurmuştu. Sadece silahsız ve savunmasız insanlara kahraman kesilen bu vahşiler onu, 90 kilo kadar olduğu için kaldırıp atmak yerine mağaranın ağzına kadar yuvarlayarak aşağı doğru itmişlerdi.
 
Mağaranın duvarlarından aşağı doğru yuvarlanan Hacera’nın baygın vücudu, birkaç metre sonra bir çıkıntı sayesinde mağaranın dibine düşmekten kurtulmuştu. Saatler sonra kendine geldiğinde, korkunç uğultular ve o zamana kadar hiç duymadığı tuhaf sesler arasında, başındaki yarasının ve vücudundaki vuruk, kırıkların ağrıları içinde büyük bir korkuya kapılmıştı. Bir tarafta mağaranın derinliklerine doğru uçmakta olan onlarca karganın çıkardıkları sesler, diğer tarafta derinliklerden gelen onlarca insanın inlemeleri, bağırıp çağrışmaları yanında dışarıda esen sert rüzgar sesi; onun için ortalık cehennemden farksızdı. Kendini toparladığında elini yarasına uzatıp dokununca duyduğu acı kulaklarını adeta sağır edip, tüm seslerin anide kesilmesine sebep olmuştu. Ciddi yaralanmış olduğunu anlayınca şalvarından kopardığı bez parçası ile yarasını temizlemeye çalıştı ama, her dokunuşta hem çok ağrıyor hem de kanaması artıyordu. Bezin işe yaramadığını anlayınca büyüklerinden duyduğu şeyi yaptı. Elleri ile karanlıkta çevredeki toprağı yoklayıp, yosunlu toprak ile yarasının üzerine bastırmıştı.
 
Ailesi, yakınları ve komşularının mağaraya atıldığı aklına gelince aşağıya doğru seslenmeye başladı. İniltilerden nerede ise kendi sesini duyamıyordu. Bunu anlayınca seslenmekten vazgeçti ve kulaklarını tıkayarak etrafını, uçurumun kenarındaki hayatını kurtaran o dar alanı incelemeye başladı. Bir yanlışlık yaparsa aşağı doğru uçuvereceğini çok iyi görmüştü. Onu tek mutlu eden şey; Gökyüzünü görebiliyor olması idi. Yapabileceği hiçbir şey yoktu. Bir şekilde sabahı beklemek zorunda idi. Zaman geçmek, inilti ve gürültüler ise dinmek bilmiyordu. Sabah ortalık biraz aydınlanınca nerede olduğunu çok iyi anlamıştı. Yukarı doğru tırmanabilir miyim diye bakınca bir daha yıkıldı; imkansız !
 
Yukarı doğru seslenmeyi düşündü ama hemen içini bir korku kapladı. Ya o canavarlar hala orada iseler ? Susmayı tercih etti ve iniltileri dinlemeye başladı. Zamanla iniltiler azalmaya başlamıştı. Kendi gibi ölmemiş ama, ağır yaralı insanlar yavaş, yavaş ruhların Allah’a teslim ediyorlardı. Ne yeyip, içecekti? Şansına mevsim itibarı ile yukarıdan aşağı doğru sular sızıp akıyordu. Bir şekilde o suları biriktirip içmeyi becermişti. Ya yemek ? Evden alındıklarında paltosunun içini ekmek ile doldurmuştu. Bir de etrafında takılıp ta aşağılara düşmemiş cesetlerin ceplerinde de ekmek ve diğer bazı yiyecekler vardı. Bir şekilde onlara ulaşmış ve o yiyecekleri almıştı. O ekmekler ile uzun bir süre idare etmişti. Bu arada mağarada yaşayan kargalar ve yavruları dikkatini çekti. O kadar yakınından uçuyorlardı ki onları kolayca yakalayıp onlarla beslenebileceğini düşündü. Paltosu ile kargaları da yakalamayı becermişti. Yakaladığı kargaları kesip tüylerini ayıklayacak herhangi bir şey de bulamamıştı. Çaresiz onları elleri ile parçalayıp, yakaladığı kargaların eti ile hayatta kalmaya çalışacaktı.
 
Birkaç gün sonra, geri dönüp sağ kalan olup olmadığını araştıran Çetniklerden bir grup aşağıya doğru seslenmişti. Kendilerini civar köylüler olarak tanıtmışlar ve Hacera onlara cevap vermiş, onlar da ona bir ip ile ekmek indirmişlerdi. Ekmek parçasını ağzına götürmek için eline aldığında, yaralı olan parmaklarına aniden büyük bir acı hissetti. Ekmeğe iyice bakınca ekmeğin içine bir şeyin serpilmiş olduğunu fark etti. Bu kesin zehir idi. Çukurda da onu yaşatmayacaklarını anlayınca çaresiz zehirlenmiş gibi yapıp onları oradan uzaklaşmalarını bekledi. Ertesi gün yine oraya gelen Çetniklerin seslerine cevap vermedi. Bir daha yine gelmişlerdi ve sonra artık gelmez olmuşlardı.
 
İniltiler tamamen azaldıktan sonra derinlerden bir kadın sesi gelmişti. Yaralı komşu kızın sesi idi. Onunla kargalar müsaade ettiği oranda konuşabiliyordu. Birkaç gün sonra ondan da ses gelmez olmuş, o da Allah’ın rahmetine kavuşmuştu. Gündüzleri arada bir dışarıya doğru sesleniyor ve yardım çığlıkları atıyordu. Dağ başında kervan geçmez, kuş uçmaz bu yerde sesini kime duyurabilirdi ki?
O bölgede köylerinde alınıp bilinmeyen yerlere götürülen Boşnak komşularını merak eden ve başlarına gelenleri araştıran, Çentiklere karşı olan Sırplar da vardı. Bir söylentiye göre Hacera’nın bir Sırp komşusu, etrafta konuşulanlardan Çavkaritsa mağarasının adının geçtiğini duymuş ve bir gün gizlice dağa çıkarak mağaranın ağzına gelmişti. Aşağıya doğru seslenince Hacera, önce rüya gördüğünü sanmıştı. Ancak seslenmeler devam edince 72 gün sonra ilk defa dışarıdan tanıdık bir ses duyduğunu anladı ve hemen na cevap verdi. Sırp komşusu geri geleceğini ve ona yiyecek ile temiz su getireceğini söyleyerek oradan uzaklaşmıştı. Ertesi gün, söz verdiği gibi oraya gelen komşusu, onu iple yukarı çekemeyeceğini ve onun da ipe tutunamayacağını bildiğinden güvendiği insanlar ile bir ağ yaparak aşağı indirmiş, Hacera o ağ ile yukarı çekilmişti. Kesin olarak bilinmemekle birlikte, kendisi de tam hatırlayamadığı için ya 75 gün ya da 80 gün sonra güneşi görmüştü. 90 kilodan 30 ile 40 kilo arasına düşmüş ve kafası, elleri yaralar içinde idi. Ancak bir problem daha vardı. Onu, Çetniklerden nasıl saklayacaklardı. Çentikler, o katliamdan birinin sağ kurtulduğunu duyarlarsa değil Hacera’yı, onu da onu o çukurda kurtaranları öldürürlerdi. Çentikler Boşnakları, Arnavutları ve diğer Müslümanları yakaladıkları yerde katlettikleri gibi, kendilerine karşı gelen Sırpları, kimliği ne olursa olsun Partizanları daha da kötü cezalandırıyorlardı. Bundan korkan Sırp komşusu, Hacera’yı, oralardan uzakta yaşayan bir Hırvat arkadaşının evinde saklamayı başarmıştı.
 
Bileçe ve civarında, Çentikler savaşı kaybedip, o bölgeye Partizanlar hakim olunca, Hacera hastaneye kaldırılmış ve tedavi altına alınmıştı. Daha hastanede iken kendisinin tanıdığı katil Çentikler, dolaylı yollardan ona haber göndererek, konuşması ve kimliklerini açıklaması halinde, hayatta kalmış diğer akrabalarını da öldüreceklerini iletmişlerdi. Korkuya kapılan Hacera, çaresiz susmayı tercih etmişti. İyileştikten sonra hastaneden çıkan Hacera Çatoviç, beraber büyüdüğü amcasının kızı Hüsniye ile Trebinye şehrinde, Biyediç ailesinden iki kardeş ile evlendiler. Kendisinin çocukları olmamış ama, Hüsniye’nin 3 çocuğu olmuş ve Hacera onları kendi evlatları gibi birlikte büyütmüşlerdi.
 
Sosyalist Yugoslavya kurulduktan sonra çok daha ilginç ve acı bir olayla karşılaşmıştı. Kendisini çukura atmış olan ve diğer Boşnakları da katleden Çentikler, o civardaki şehir ve kasabalarda ya çok zengin ve hatırı sayılır insanlar olmuşlar ya da Komünist partisinde önemli görevlere gelmişlerdi. Tehditier hiç bitmiyordu ve Hacera hep susmak zorunda kalmıştı. Aksi taktirde bedeli çok ağır olacaktı. Çavkaritsa çukuruna atılıp öldürülmüş olan eşi ve çocukları gibi, Hüsniye’nin çocuklarını kaybetmek istemiyordu.
Sosyalist Yugoslavya ona, bir daha soykırım ve katliamlar olmayacak umudu vermişti ama, kendisi dağılmış ve o topraklarda bir daha 1941 yılına geri dönülmüştü. Doğu Bosna’da katliamlar ve Bosna Herseğin genelinde soykırım başlamıştı. Bu sefer ailesi ile sınır geçerek, Karadağ üzerinden Danimarkaya kaçmayı ve o günleri bir daha yaşamamayı başarmıştı ama, kaçıp kurtulamayan onlarca akrabası, komşusu ve tanıdığını yine Çentikler tarafından öldürülmüştü. 2. Dünya Savaşı’da katledilen (108 000 kişi) Boşnakların iki katı (220 000 kişi) kendi gibi kurtulamamış ve 50 yıl sonra 1992-1995 yılları arasında bir daha soykırımı yaşamışlardı.
 
Bosna Savaşı da bitmiş ve 90 küsur yaşında olan Hacera memleketine geri dönmüştü. Artık kimseden korkmuyor ve yaşadıklarını anlatmaya başlamıştı. Kendisi ile ilgili kitaplar ve yazılar yazıldı. Kitapları yazanlar da Hacera’nın hikayesini farklı şekillerde kaleme aldılar. Benim yazdığım bu hikayeyi bana Bosna Sancaklı Kadın yazarımız Şefka Begoviç-Liçina, “Boşnak Kültüründe Kadının Önemi ve Yeri” konulu konferans vermek için birlikte İzmir’e giderken yolda anlattı. Hacera ile ilgili beni etkileyen en önemli kısım ise kendisine sorulan bir soruya verdiği cevap oldu. Hacera’ya bir söyleşide gazeteciler şunu sormuşlar: ”Mümkün olsa onlardan, o Çeniklerden intikam alırmıydın?” Verdiği cevap Boşnak Bikalarının o güzel insanlıklarının bir özeti olmuştu; “Yok evladım, Allah göstermesin. Bizden uzak dursunlar …” (Pitali i da li bi se osvetila kad bi mogla njenim mučiteljima, ubicama /četnicima? “A jok ja sine, ne d’o mi Bog. Eto ih tamo… neka ih vjetar nosi…“
 
Hacera Çatoviç-Byediç tarihte kendi milletine karşı yapılmış olan 13 soykırımdan ikisine şahit olmuş, Dünya’da nadir insanlardan biridir. Boşnaklara yapılan bu katliam ve soykırımlar ne zaman bitecek? Avrupa’nın ortasında hala varlıklarını sürdüren bu Çentiklere kim dur diyecek? Kim, Çavkaritsa mağarasının etrafını “Dünya Soykırım Parkı” yapıp, Hacera’nın heykelini, bir daha yeryüzünde asla soykırımlar olmasın diye oraya dikebilecek? Biz Türkiye’de yaşayan sekiz milyon kadar Boşnak asıllıların, soydaşlarımıza, akrabalarımıza, kardeşlerimize, insanlara ve insanlığa karşı yapılan her türlü insanlık suçları, bu katliam ve soykırımları durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey yok mu?
Nusret Sancaklı.

YORUM YAP