İzmir'in Boşnak Köyü Halilbeyli » Boşnak HaberBoşnak Haber

19 Temmuz 2026 - 11:46

İzmir’in Boşnak Köyü Halilbeyli

İzmir’in Boşnak Köyü Halilbeyli
Son Güncelleme :

10 Mart 2016 - 22:52

HALİLBEYLİ KÖYÜ BOŞNAKLARI

 

Halilbeyli ,İzmirin doğusunda bulunan Kemalpaşa ilçesine bağlı 29 köyden bir köydür.İzmir iline uzaklığı 45 kilometre, Kemalpaşa ilçesine uzaklığı ise 24 kilometre mesafededir. Manisa il sınırına yakındır. Manisa iline bağlı Turgutlu ilçesine 10 kilometre mesafededir. 2024 nufusu 1403 kişi olup 1928 yılından beri aynı ismi kullanmaktadır.1984 yılında Büyükşehir olan İzmir’de, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köy ve beldelerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu mahalle de bağlı olduğu Bağyurdu Beldesi’nin tüzel kişiliği kaldırılınca, doğrudan Kemalpaşa Belediyesi’nin bir mahallesi olmuştur

 

Her ne kadar Boşnak köyü olarak anılsa da ilk kurucusu zengin bir ağa olan Halil bey adında bir şahıstır. Halil bey zengin bir zat olup Halilbeyli’de bir çiftliği ve çok sayıda büyükbaş ve küçükbaş hayvanı varmış. Halen köy çarşısında bulunan çeşmenin bulunduğu yerde küçük bir kaynak (şu an yok kuruduğu sanılmaktadır) olduğundan yerleşime uygun olduğundan buraya yerleşildiği sanılmaktadır. Bu anlatılanlar ışığında Köyün 1740 yılları civarında kurulduğu düşünülmektedir.

 

BOŞNAKLARIN KÖYLERE GÖÇLERİ

 

Köye Boşnak göçlerinin 1850’lerden sonra ve bazı rivayetlerde 1860’lardan sonra başladığına dair bilgiler geçmektedir.Köye iki farklı zamanda Boşnak göçü olmuştur.Diğer dönem 1878 Berlin Antlaşması sonrasıdır.Bilindiği üzere Berlin Antlaşması ile Bosna Hersek ,Avusturya Macaristan’a geçici (!) olarak bırakılmıştır.Bunun yanında 1902 tarihli belgeler ve 1893 tarihli Osmanlı arşivlerinde

köyle ilgili belgeler vardır.

 

Köye gelen Boşnakların tamamı Hersek Boşnaklarıdır.Geldikleri yerler Mostar,Stolac,Bihaç,Trebinje ve Lubinje ile civar köylerindendir. İstisnai olarak 1925 yılında Zenica’dan ve Bijelo Polje’den gelen aileler olmuştur.

 

1850’lerden sonra gelenler 35-40 civarı aile olmuştur.Bu da ortalama 120 civarı insan demektir.1878 sonrası ise 40-50 civarı ailenin geldiği ve ortalama 150-160 kişi olduğu kabul edilmektedir.

 

Halilbeyli Boşnakları’nın ilk adresi Aydın ve yöresi olacaktır.Ancak bölgenin tütün yetiştiriciliğine uygun olmaması nedeniyle daha sonra bugünkü köye gelmişlerdir.Köy topraklarının devlete ait ve boş olması hem tarım arazisi olarak kullanılmasında Osmanlı ekonomisine destek olacak hem de göçmenlerin yerleştirilmesinde kolaylık sağlayacaktır.Köyün iklim ve toprak şartlarının uygun olması Boşnakların buraya yönelmesinde etkin bir faktör olacaktır.Mesela köye yerleşen Zaim Hajroviç önce Afyon tarafına yerleşecek ancak Afyonun soğuk iklimine dayanamayıp ailesiyle Halilbeyli köyüne yerleşecektir.

 

Devlet köye gelen Boşnaklara yardımlarda bulunmuştur.Halilbeyli köyünde yaşayan bir Boşnak göçmen Halilbeyli köyüne göç eden dedelerinin zorluklar yaşadığına değinirken aynı zamanda Osmanlı devletinden aldıkları yardımları da ifade ederek şöyle demektedir: “… Devletten büyük yardımlar görürler, devlet onlara yer ve yurt  vermiştir. Mesela benim dedem Bosna’da oldukça varlıklı bir ağa iken burada kahvehane çalıştırarak hayatını devam ettirmiştir

 

 

Halilbeyli Köyüne Dubrovnik limanından 450 kişi gemilere bindirilerek getirildiği ve yerleştirildiği bilgileri de vardır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Halilbeyli Köyü’ne sırf müslüman olduklarından dolayı zulme maruz kalmış Boşnakların çok daha erken vakitlerde o da 1550- 1600 yılları arasında yerleştiklerinden bahseder.

 

Halilbeylili Boşnaklar köye yerleşmeleriyle beraber biraz dışa kapalı hayat sürmüşler.Mesela evlilikler hep kendi aralarında yapılırmış.Daha sonra Boşnak olmayanlar ile evlilikler yapılır. Halilbeyliye yerleşen Boşnaklar Türk dilini öğrenmekte zorluk çekmişler ya da çok geç öğrenmişlerdir.Okula gittikten sonra Türkçe dersleri görerek Türkçeyi geliştirirler.Zaman ilerledikçe Anadolu halkıyla samimiyetleri de artar bazen aralarında evlilikler de gerçekleşmeye başlar.

 

 

Köye yerleşen Boşnaklar,1995 yılına kadar tütün yetiştiriciliği yaparken daha sonra büyükbaş hayvancılığa yöneleceklerdir.Bugün köyün %90’ı büyükbaş hayvancılığı yapmakta ve köyde 5-6 bin civarı büyükbaş hayvan bulunmaktadır.

 

Halilbeyli’de Boşnak kültür ve geleneklerinin anlatılması ve tanıtılması amacıyla Boşnak Evi açılmıştır.Burada eski Boşnak kültürüne ait eserler sergilenmektedir. Ayrıca köyde 2014 yılında Boşnak Derneği kurulmuştur.Dernek aynı yıl Bosna’daki büyük sel felaketinde sıkıntılara maruz kalmış Zenica Bölgesi’ne Kurban yardımında bulunarak destek çıkmaya çalışmıştır.Dernek aynı zamanda Türkiye Boşnak Federasyonu’na üyedir.

 

Köyde bulunan belli başlı Boşnak sülaleleri

Tırtak,Agic,Biric,Nikic,Plemic,Avdic,Durmişeviç,Galijatovic,Sehovic,YakupovicYakvovic,Semizovic,Behramovic,Kurjenic,Ramic,Cure,Baliç,Çerimagiç,Şariç,Tırbona,Dervişagiç,Zvizdiç,Alagiç,Zuliç,Malakos,Erkoçeviç,Haviç,Baboviç,Bayriç,Pirinç,Cuheriç,Şabanoviç,Praskaviç,Mihiç,Mollamihiç,İbriktaroviç,Zubceviç,Şujak,Krajina,Kırpo,Pesiç,Haciahmetoviç,Alihociç,Kresoşişiç,Hacıjahoviç,Muciç,Laliç,Fetahiç,Tabakoviç,Cure,Gujiç,Çatoviç,Glavniç,Ljepiç,Krajişnik,Çegoviç ve Hacıismailoviç gibi sülaleler yaşar.

 

HALİLBEYLİ ÜZERİNE BİR YAZI

 

KEMALPAŞA’DAKİ BOSNA HERSEK

Yazar: Rahim Sağ

 

 

Kaybedilmiş Osmanlı topraklarından yurdumuza değişik tarihlerde ve değişik nedenlerle göç eden / göç etmek zorunda kalan Bosna Hersekli yurttaşlarımız olan “Boşnaklar”, Kemalpaşa’da daha çok Halilbeyli, kısmen Gökçeyurt ve Kemalpaşa merkezde ikâmet etmektedirler. Öte yandan Boşnaklar ve Boşnak varlığı Kemalpaşa’nın en önemli kültürel, etnografik ve tarihsel zenginliklerindendir…

Halilbeyli, Kemalpaşa’nın en uzak mahallelerinden biri; uzak dememden maksat Kemalpaşa ile Turgutlu arasında olmasına rağmen Turgutlu’ya daha yakın bir konumda bulunması. Bu coğrafî konumu, açıkçası Halilbeyli’yi “arada” bırakmış görünüyor.  Oysa Halilbeyli, Kemalpaşa’nın hem ekonomik hem kültürel varlığına katkı yapacak zenginlikleri ve vazgeçilmez pek çok değeri barındırıyor. Bunları madde madde yazacağım ama önce tarihsel sürece bakmamız gerekiyor.

Osmanlı Devleti’nin 1463’te önce Bosna’yı sonra da 1483’te Hersek’i alması ile Bosna Hersek olarak anılan bölge tamamen Türk egemenliği altına giriyor. Aradaki zaman dilimine ve II. Mehmet (Fâtih Sultan)  ile II. Beyazıt dönemine denk gelecek bir sürece yayılmasına rağmen Bosna Hersek halkının inanış bakımından kendilerini Katolik ve Ortodoks Hristiyanlardan farklı konumlandırmaları, Müslüman kimliğe daha yakın hissetmesine ve İslam inancının bu bölgede hızla yayılmasına yol açıyor. Bu, Osmanlı topraklarının kaybedilmesinden sonra Boşnakların, göç nedeniyle öncelikle Türkiye’yi tercih etmelerinin de ilk nedeni aslında.

İşin özüne bakılırsa Osmanlı Devleti, sadece “toprak” kaybetmiyor Bosna Hersek’te… Bu bölgede bulunan ciddî bir kültür mirasını, edebî ve ilmî birikimini de kaybediyor. Çok da ayrıntıya girmeden konuyu özetlemem gerekirse Bosna Hersek kökenli insan varlığı Osmanlı Devleti’nin kültüre, bilimsel ve edebî kimliğinin de aynı zamanda kaynağı durumunda. Sadece bir fikir vermesi açısından küçük bir ayrıntı ile anlatmaya çalışacağım.

 

Âşık Çelebi, Türk Edebiyatı’na kaynaklık eden önemli bir tezkire yazarıdır, Miladî tarihle 1520’de doğmuş ve kendi bilgilerine dayalı olarak bir tezkire yazmıştır: Bu arada “tezkire” divan şairlerinin, din ve tarikat büyüklerinin hayatlarını anlatan biyografik kitaplardır. Âşık Çelebi tezkiresinde “Prizren’de oğlan doğsa adından akdem (önce) mahlas korlar. Yenice’de doğan oğlan papa (baba) diyecek vakit Farisî (Farsça) söyler; Priştina’de oğlan doğsa diviti belinde doğar derler.”

***

Osmanlı Devleti’nin siyasî ve askerî alanda ciddî güç kaybettiği, bölgede büyük ölçüde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun egemenlik alanının Bosna-Hersek’e kadar uzandığı dönemde ilk Boşnak göçü 19. yüzyıl ortalarında yani 1850’li yıllarda başlar. Toprakları Hristiyan bir devlet tarafından işgal edilen Bosna Hersekliler, kimliklerini “Müslüman Milleti” kendi tabirleriyle “İslamski Millet” olarak tanımladıkları için kendilerini huzurlu / güvenli hissetmedikleri “öz” vatanlarından yeni yurt saydıkları Anadolu’ya göçe başlarlar; bu, öncelikle güvensizlik sonra da inanç bağlılığına dayalı “bilinçli” ve “tercihli” bir göçtür. Halilbeyli ile Turgutlu arasında yer alan ve Boşnak Tepe olarak adlandırılan bölge bu göçün ilk yerleşim alanıdır.

Güvenlik endişesi içinde olan Bosna Hersekli Müslümanlar, kendileri için huzurlu bir yerleşim lokasyonu ve buna paralel olarak bir de göç rotası hazırlarlar. Bu rota, karayolu ile Hırvatistan üzerinden gidilen Adriyatik Denizi’ne limanı bulunan Dubrovnik’tir. Acıdan, zulümden, can korkusundan kaçan Boşnaklar için Dubrovnik Limanı son çıkış, umut ve kurtuluş kapısıdır. Bosnalı Müslümanların en büyük endişesi kendilerini çok daha güvende hissedecekleri bir Türk kıyısına ulaşamamaktır.

Boşnak göçmenleri taşıyan iki gemi Dubrovnik Limanı’ndan dualarla yola çıkar. Bu iki gemi Türkiye istikametinde ilerlerken gemilerden biri arızalandığı için mecburen Arnavutluk’taki Draç Limanı’na demirler. Personelin gemiyi tamir çalışmaları nedeniyle yolcu Boşnaklar gemiden inerler ancak gemi tamiri artık ne kadar uzun sürdüyse yolcular kendilerine bu bölgede, Arnavutluk’ta yeni iki özerk yerleşim alanı kurarlar…

Boşnakların ikinci ve en büyük göçü ise Osmanlı tarihinde “93 Harbi” olarak anılan (Milâdî 1876-77)  ve büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nin İstanbul’u bile Yeşilköy’e kadar kaybettiğimiz süreçte yaşanır. Bu aslında tam bir felâkettir; ama bu çok üzücü süreç Boşnaklar için ilerleyen yıllarda artarak devam eder. Boşnakların, Berlin Antlaşması’ndan (1878) sonra başlayan ve adına “78 Göçü” dedikleri muhacirlikleri de bu sürecin sonucudur ve Osmanlı Devleti’nin gücünü savaşlarla kaybettiği her geçen felaket senesi yeni göçlere neden olur.

Osmanlı Devleti egemen olduğu topraklarda gücünü yitirmiş ve mecburen Üsküp, Manastır ve en son 1911’de de Selanik’ten çekilmek zorunda kalmıştır.  Selanik ki, son çatışma noktasıdır; yani “Selanik” aslında İzmir’dir…

***

Bosna Hersekli Müslümanlar için acı süreç ne yazık ki bitmemiştir. 1990’lı yıllar, bizim “Srebrenica Katliamı” olarak andığımız ve Avrupa’nın tam ortasında Sırplar’ın Boşnakları katlettiği süreci Türk kamuoyu İslamcı ya da Milliyetçi kimliğe sahip kimseler söz konusu etmezken ilk dile getiren o dönem pek etkinliği bile olmayan -sadece- bir siyasi partinin lideri olan Bülent Ecevit olmuştu ve açık açık “Bosna Hersek’te büyük bir soykırım yaşanıyor.” dedi.  

 

1990’lı yıllarda Sırpların Boşnaklara uyguladığı soykırım sadece Türk kamuoyunun değil dünya kamuoyunun da gündemine de girdiğinde “uygar” Avrupa bu duruma sessiz kal(a)madı. Çünkü Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra tanık olunan en büyük ve en trajik katliam Bosna Hersek’te yaşayan Boşnakların yaşadığı soykırımdı.

Avrupa’nın uygar kimliğine uygun olarak Boşnak ve Sırp tarafları görüşmeye çağırıldı ve bu süreçte taraflar kendi görüşlerini hukuksal bir dille ifade etti. Taraflar, Hristiyan inanca sahip Sırplar ile İslam inancına sahip Boşnaklar’dı.  Aslında bu görüşmeyi asıl çözümsüz kılan da Boşnakların Müslüman kimliğe sahip olmasıydı. (Oradaymış gibi yazıyorum ama bunlar açık kaynaklarda yer alıyor.) Görüşmelerin ilerlediği süreçte, Boşnakların haklarını, katliama uğradığını savunan kişi Aliya İzzetbegoviç’ti, Boşnakların efsanevî lideri. Aliya İzzetbegoviç’in artık görüşmelerin hiçbir sonuca ulaşamayacağına inandığı bir noktada birden ayağa kalkarak Boşnakların uğradığı zulmü anlatamamamın çaresizliğiyle “Ben -artık- İstanbul’a gidiyorum!”  diyerek salonu terk ettiği bilinir. Çünkü Osmanlı’nın güçlü egemenlik dönemlerinde “İstanbul’a gitmek”, “gitmek durumunda” kalmak müzakerenin seyri için en büyük diplomatik hamle sayılırdı.

Aliya İzzetbegoviç için Boşnakların uğradığı katliam ve soykırıma ilişkin son çare Osmanlı Devleti’nin başkentine gitmekti; çünkü İstanbul (Osmanlı Devleti’nin başkenti) ve aslında adaletin sağlandığına inanılan tek yerdi.  Aliya İzzetbegoviç, bu sert jesti yaparak mazlum Boşnakları Sırpların zulmünden kurtaracağına inanıyordu. 1990’lı yıllarda bile Osmanlı erkinin ve başkentinin adaleti tesis eden güç olduğu imajı-ikonu belli ki hâlâ vardır.

Böyle bir yazı yazacağımı hiç söylemeden (önce) Halilbeyli’de yıllardır sohbet ettiğim ve orada ikâmet eden Mustafa Amca’ya (Celep) gittim. Her zamanki ya da yakın zamanki gibi konusu yine Bosna Hersek idi…  Mustafa Celep, benim onu hiç tanıdığım zamanda da Bosna Hersek’te, bu gün de Bosna Hersek’te yaşayan; yani özetle Bosna Hersek ile 24 saat yaşayan biri… Ama bu çabalarını asla basite indirgememek gerek: “Türkiye’de Bosna Hersekli kim var denilince akla ilk gelen isimlerden biri de Mustafa Celep. Bir insanın, üzerinde ısrarla vurgulandığı bir “yaşam biçimi ya da amacı” olması, bence “onur verici.” Hattâ onurlu “kişisel” bir duruşu olduğunu çok net gösteriyor…

Mustafa Celep, o gün, benim ilk kez duyduğum bir şey söyledi: “Parsalılar (Bağyurdulular)  bizi küçümsüyorlardı, bize ‘Gavur’ diyorlardı.” dedi. Bunu bana gülerek anlatıyordu ama yüzünde, içindeki eski bir ağır yarasını, bir tıp doktoruna “artık geçti” diye gösteren bir hastanın buruk gülümsemesi vardı. Aklıma ilk gelen Mustafa Kemal Paşa’nın “Muhacirler kaybedilmiş topraklarımızın millî hatıralarıdır.” sözü oldu. Aslında Gazi Paşa’nın bu sözü bu kadar kısa değildi. Tam olarak şuydu: “Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani düşmanla sonuna kadar dövüşenler; çekilen ordunun ric’ât (geri dönüş RS.) hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir… Muhacirler kaybedilmiş topraklarımızın millî hatıralarıdır.”

 

Mustafa Kemal Paşa’nın bu sözleri içerisinde altını özellikle çizmek istediğim bir ayrıntı var. Bu, “tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani düşmanla sonuna kadar dövüşenler.” ifadesidir. Tam bu noktada “Grebolar” ve “Grebo” Hamza’yı hatırlamamak olmaz. Bosna Hersek’in Grebo köyünden Turgutlu’ya ailesiyle göç eden Hamza geniş bir ailenin çocuğudur. Balkan Harbi’den sonra ilk Dünya Savaşı’nın Çanakkale muharebelerine katılmış, arkasından Sina ve Kafkasya cephelerinde savaşmış, burada Ruslar’a esir düşmüştür. Uzun ve çileli bir yolculuktan sonra Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından da yine memleketi Turgutlu’ya döner. Ailesiyle henüz özlemini bile gideremeden, İzmir’in Yunan işgaline uğradığı haberlerini duyar. Bundan sonrasını “Millî Mücadele Döneminde Turgutlu” başlıklı kitaptan takip edelim: “İzmir’in işgali, ailede bir taraftan büyük üzüntü yaratır; diğer taraftan da aile bireylerine her ihtimale hazırlıklı olma gereğini düşündürür. Geniş bir aile olan Grebolar, her durumu göze alarak ellerindeki silah ve mühimmatı bezlere, brandalara sararak toprağın altına gömerler. Turgutlu’ya göç etmeden önce de Bosna Hersek’te benzeri bir felaket yaşamış oldukları için, işgal sürecinde neler yaşanacağını tahmin ettiklerinden dolayı bu önlemi alma gereği duymuşlardır…”

“Büyük Taarruz’un ardından Yunan kuvvetlerinin şehirleri, köyleri yakmaya başladığı haberleri, kısa sürede Turgutlu’ya da ulaşmıştır. Turgutlu’da da yangınların başlatılacağı yönündeki söylentiler, ağızdan ağıza yayılmaktadır. İşte o günlerde Hamza Çavuş’un liderliğindeki Grebolar, en azından yaşadıkları bölge olan Hacı Zeynel Camii çevresindeki Küllük olarak adlandırılan bölgeyi, yaşanması muhtemel olan bu felaketten kurtarmaya, kurtaramayacak olsalar bile en azından silahlı olarak direnmeye, Yunan askeriyle çarpışmaya karar verirler. Bu amaç için de önceden gömerek sakladıkları silahlarını yerinden çıkarıp kullanıma hazır hale getirirler. Hamza Çavuş’un önderliğinde kurulan bu milis müfrezesine bölgede ikamet eden Bosna Hersek kökenli aileler de dâhil olmuşlar ve böylelikle 12-13 kişiden oluşan, bir manga şeklinde nitelendirilebilecek olan silahlı bir milis direniş ekibi ortaya çıkmıştır…”

“Sonrasında da Hacı Zeynel Camii’nin çok yakınında bulunan Tabakhane Hamamı’nın üzerine ve çevresine mevzilenerek bölgeye girmeye çalışan Yunan birliklerini püskürtürler. Yaşanan müsademede çok sayıda Yunan askeri öldürülür ancak Grebolar’dan herhangi bir kayıp yaşanmamıştır.” Vatan kaybetmenin ne olduğunu çok iyi bilen ve bu yüzden tedbiri elden bırakmayan Bosna Hersekli Grebolar sayesinde Turgutlu daha büyük bir felaketten kurtulmuştur olur.

***

1850’li yıllardan başlayarak ve artarak 1878, 1911-1912 ve 1990’lı yıllara kadar uzanan Bosna Hersekli Müslümanların göçleri ve yerleşimleri başta Batı Anadolu ile Trakya Bölgesi olmak üzere hemen hemen Türkiye’nin çoğu bölgesine yayılmış durumdadır. Türkiye’de özellikle Adapazarı, İzmir, Manisa’da toplu olarak yaşayanların yanı sıra diğer illerde de ikamet eden çok sayıda Bosna Hersekli muhacir bulunmaktadır. Ancak nüfusları hakkında net bir rakam yoktur. 1965 yılı nüfus sayımına göre ana dili Boşnakça olan vatandaşların toplam sayısı 17.627’dir. Boşnakça’yı ikinci dilleri olarak belirtenler ise 37.237 kişi. Bu verilerden Boşnak nüfus hakkında çok net verilere ulaşabilmek çok da mümkün değil ne yazık ki… (İnternette dolaşan sayıları güvenilir bulmadığım ve dikkate almadığım için o verileri aktarmıyorum) Öte yandan Kemalpaşa’da mevcut Bosna Hersek göçmeninin günümüzdeki nüfusu için 3.000 rakamını telaffuz edebilirim.

 

Bosna Hersek’in Kemalpaşalı sakinleri; Halilbeyli, Gökçeyurt, kısmen Bağyurdu ve Armutlu ile Kemalpaşa merkezde ikamet etmektedirler. Ancak “Kemalpaşa’daki Bosna Hersek” deyince ilk akla gelen yerleşim Halilbeyli’dir.

Günümüzde Halilbeyli, yaklaşık 1.800 kişilik bir nüfusu barındırıyor. Bir ova üzerine kurulmuş olan Halilbeyli, asıl Bosna Hersek bölge coğrafyasına göre şaşırtıcı. Örneğin Pomak göçmenlerin eski yurtlarındaki gibi dağlık bölgeleri tercih etmelerine rağmen Bosna Hersek’in “dağlık” coğrafyasından -belki de- bıkmış olan Bosna Hersekliler, önce Boşnak Tepesi’ne yerleşmiş oldukları halde sonradan yerleşmek için bir ovayı tercih etmişler. Benim “kontrast” etkisine bağladığım bu durumu Halilbeyli sakinleri de neredeyse farklı kelimelerle onaylıyor ve farklı biçimlerde ifade ediyorlar.

Kemalpaşa’da Bosna Hersek’ten göç eden Müslümanların en yoğun olarak yaşadığı yer Halilbeyli Mahallesi… Yakın zamana kadar Halilbeyli (ve pek çok yer gibi tütüncülükle anılırken) günümüzde hayvancılık ve tarımla anılıyor çünkü sadece Kemalpaşa’nın değil İzmir’in de en önemli et üretim merkezlerinden biri… Bu arada Gökçeyurt’u yok saydığım ya da unuttuğum sanılmasın.

 

Halilbeyli Köyü (günümüzde mahalle) Kemalpaşa’nın 25 kilometre doğusunda, İzmir-Manisa il sınırına yakın konumlanmış bir yerleşim. Yaklaşık 450 hane olan Halilbeyli’de 2.200 kişilik bir nüfus yaşıyor. Bu itibarla Kemalpaşa’nın büyük yerleşimleri arasında yer alıyor. Çoğu kırsal yerleşimde nüfus azalırken Halilbeyli’de 1970’lerden bu yana azalmak bir yana bir nüfus artışı var.

1970’li yıllara kadar bölgenin en önemli geçim kaynağı tütün üreticiliği iken günümüzde daha çok büyük baş hayvan besiciliği yapılıyor. Burada bulunan arıtmalı mezbahanede her yıl yüksek sayıda hayvan kesimi yapılıyor. Bir diğer geçim kaynağı ise arpa, buğday ve üzüm yetiştiriciliğinin öne çıktığı tarım sektörü. Evlenme, eğitim ve iş gücü olarak sanayide çalışma dışında köyden pek göç görülmüyor. Bunu, Halilbeyli’nin sokak ve sosyal ortamlarında çok sayıda genç nüfusu görerek anlamak mümkün. Sağlam aile yapısı nedeniyle boşanma oranları İzmir ortalamasının bir hayli altında.

 

Kemalpaşa’da Bosna Hersek’ten göç eden Müslümanların en yoğun olarak yaşadığı yer Halilbeyli Mahallesi… Yakın zamana kadar Halilbeyli (ve pek çok yer gibi tütüncülükle anılırken) günümüzde hayvancılık ve tarımla anılıyor çünkü sadece Kemalpaşa’nın değil İzmir’in de en önemli et üretim merkezlerinden biri… Bu arada Gökçeyurt’u yok saydığım ya da unuttuğum sanılmasın.

Halilbeyli Köyü (günümüzde mahalle) Kemalpaşa’nın 25 kilometre doğusunda, İzmir-Manisa il sınırına yakın konumlanmış bir yerleşim. Yaklaşık 450 hane olan Halilbeyli’de 2.200 kişilik bir nüfus yaşıyor. Bu itibarla Kemalpaşa’nın büyük yerleşimleri arasında yer alıyor. Çoğu kırsal yerleşimde nüfus azalırken Halilbeyli’de 1970’lerden bu yana azalmak bir yana bir nüfus artışı var.

1970’li yıllara kadar bölgenin en önemli geçim kaynağı tütün üreticiliği iken günümüzde daha çok büyük baş hayvan besiciliği yapılıyor. Burada bulunan arıtmalı mezbahanede her yıl yüksek sayıda hayvan kesimi yapılıyor. Bir diğer geçim kaynağı ise arpa, buğday ve üzüm yetiştiriciliğinin öne çıktığı tarım sektörü. Evlenme, eğitim ve iş gücü olarak sanayide çalışma dışında köyden pek göç görülmüyor. Bunu, Halilbeyli’nin sokak ve sosyal ortamlarında çok sayıda genç nüfusu görerek anlamak mümkün. Sağlam aile yapısı nedeniyle boşanma oranları İzmir ortalamasının bir hayli altında.

 

Aslında ben yazının bu bölümünde Halilbeyli Mahallesi’nden çok burada yaşayan Mustafa Celep, onun arkadaşlarının çabalarıyla kurulan bir dernekten söz edeceğim. Ama önce tarihsel sürece bakmamız gerekiyor.

Eski Halilbeyli Köyü, aslında bir Yörük konağıdır; yani Yörüklerin kış aylarında yerleştikleri, koyun ve keçilerini gibi küçükbaş hayvanlarımı otlatmak için uygun buldukları bir coğrafyaydı. Osmanlı Devleti döneminde 1531 tarihinde yapılan tahrîr kayıtlarına (nüfus sayımına) göre 265 kişi; 1575 tarihinde ise toplam nüfus arşiv kayıtlarına göre 468 kişi bu bölgede çadırlarıyla, geçici de olsa ikamet etmekteydi. O zamanki adı “Halil Beylü” olarak anılan bu bölgede Oğuz’un Karkın ve Kızık boylarına ait Saruhan Yörük obaları kışlak olarak geliyor ve geçici bir yaşam alanı da olsa burada ikamet ediyorlar, bunlar resmî arşiv kayıtlarında mevcût.

1835 yılına ait nüfus defterlerine göre Halilbeyli’de 70 Müslüman erkek kayıtlıdır, buna göre köyün tahmini nüfusu 140 kişidir. Halilbeyli’de 1919-1922 yıllarındaki nüfusun, tamamı Müslüman, 600’dür ki bu da bölgeye yerleşen Bosna Herseklilerin demografik değişime etkilerini göstermesi açısından önemlidir.

Halilbeyli, 19 yüzyılın son çeyreğinde, Osmanlı tarihinde “93 Harbi” olarak da anılan 1876-1877 Türk-Rus Savaşı’ndan sonra bölgeye Bosna-Hersek’ten göç edenlerce daha da büyümüş. 93 Harbi sonrasında Bosna-Hersek’ten ilk kez 76 aile olarak gelen Rumeli kökenli göçmenler, takip eden süreçte de Halilbeyli’ye yerleşmişler ve bölge halkı ile bütünleşerek kendilerine özgü gelenek, yaşama biçimi ve giyim tarzı ile dikkat çeken özelliklerini sürdürmüşler, bölgenin etnografik yapısına önemli katkılarda bulunmuşlar. Bunların başında hiç şüphesiz -hiç tadamamış olsam da- meşhur börekleri geliyor.

***

Halilbeyli Köyü (şimdi mahalle) 19. yüzyıl sonlarında Bosna Hersek’ten büyük bir göç alıyor. Bunun en büyük nedeni, ilk yazımda da sözünü ettiğim, 1850 ile 1878 ve sonrası olumsuz süreç. Mezar taşları aslında arşiv belgelerinden de önemli bir kayıttır; çünkü mezar taşı yapıcısı resmî kayda değil, kendisine verilen bilgi ile yoğunlaşarak mezar taşını yapar.

Benim de yazarları arasında bulunduğum “Kemalpaşa (Nif) Tarihî Mezar Taşları” başlıklı kitapta da yer aldığı üzere Halilbeyli’nin kuzeyinde 15.500 metrekare büyüklüğünde olan Halilbeyli Mezarlığı’nda, eski yazılı, toplam 21 mezar taşı tespit ettik. Bu mezar taşlarından en eskisi Malî 1190 yani Miladî 1876-1877 yılına ait “Hendekçioğlu Hasan’ın kız kardeşi Ayşe” adına dikilen mezar taşı. Bu mezar taşını aynı yıl vefat eden “Saçaklızâde kerimesi Fatma Kadın” ve 1784 tarihli “Ayşe” takip ediyor.

Halilbeyli Mezarlığı’nda bulunan eski yazılı 21 mezar taşından 16 tanesi (burada imtina ederek söylüyorum ölen kişi değil, mezar taşı) eski yerleşik Türkler’e, geri kalan 5 tanesi Bosna Hersekli göçmenlere ait. Mezarlıkta bulunan ilk defin, mezar taşına göre “Salih Ağa”… Mezar taşının üzerine yazılan tam olarak şu: “Sene 1298 (1881) / Hüvel baki / Beni kıl mağfiret yâ Rab / Be-hakk-ı ârş-i âzim nur-ı Kur’an / El-meğfurleyh Bosna vilâyetinden Tirebine kazâsından Hacı İsmail Öveçzâde Salih Ağa / Ruhuna fâtiha”.

 

Halilbeyli Köyü’ne ilk Bosna Hersek göçüyle ilgili, daha doğrusu ilk göç tarihi hakkında, sözünü ettiğimiz bu ilk mezar taşı biraz belirsiz sonuçlara götürüyor bizi. Öncelikle 19. yüzyıl ortalarında iki gemi ile başlayan ve İzmir Liman’ında sonlanan ciddî bir göç var. Acı ve trajik bir göçtür bu… Her zorunlu göç gibi…Salih Ağa’nın mezar taşına bakarak Bosna Hersek bölgesinden Halilbeyli’ye ilk göçün 1878’da başladığını söyleyebiliriz. Ancak burada bir parantez açarak 1850’li yıllarda da göç olduğu ancak maddî nedenlerle mezar taşı yaptıracak güçte olmayan göçmenlerin olma ihtimalini belirtmek gerekecek.

Salih Ağa’dan sonra 1892’de Salih bin Derviş, 1898’de “Tirebine muhacirlerinden Hacı İsmailolikzâde Hacı Mustafa kerimesi Meryem”, 1904’te “Hacı İsmailovik Hacı Mustafa zevcesi Hatice” ve 1909’da Salih Ağa zevcesi Dudu” adına mezar taşları mevcut.

***

 MUSTAFA CELEP 

Halilbeyli denilince benim ve sanırım pek çok kişinin aklına ilk gelen isim Mustafa Celep. Bu, çok şaşırtıcı değil çünkü Mustafa Celep, son derece aktif biri ve bana göre bedenen Halilbeyli’de, ruhen Bosna Hersek’te yaşıyor. 1948 Halilbeyli doğumlu olan Celep iyi derecede arkaik Boşnakça biliyor çünkü yaklaşık 150 yıl önce buraya göç eden büyük dedelerinin o tarihlerde kullandığı Boşnakçayı konuşuyor. Bu, bizim modern Türkçe dediğimiz günümüz Türkçesiyle değil 150 yıl önceki Türkçeyi kullanan biriyle diyalog kurdumuzu düşündüğümüz zaman anlayabileceğimiz bir durum.

Bosna Hersek’ten Türkiye’yi ziyarete gelenler bir şekilde onu buluyor hatta muhtemelen gelmezden önce varlığını biliyor. Kendisi de sık sık, planlı olarak Bosna Hersek’e gidiyor. Örneğin yakın zamanda yine Bosna Hersek’e uzun bir seyahat yaptı.

Kemalpaşa’nın, mutlaka tanışılması gereken simalarından biri… Çok tatlı bir sohbeti var ve bu sohbet bir yerde her nasılsa dönüp dolaşıp Bosna Hersek’e geliyor. Halilbeyli’ye gittiğinizde, eğer çok olağan dışı bir durum yoksa, meydandaki kahvehanelerde çayını içerken görmek mümkün.

Mustafa Celep, eskilerin tabiriyle “gayyur” yani üstün gayret / çaba gösteren bir gönül insanı. Uzun yıllar, yaklaşık 7-8 yıl önce Halilbeyli’de Boşnak kültürünü yansıtan bir müze kurma çabası içerisinde olduğunu kendisinden dinlemiştim. Bazı envanterleri toplamış olduğunu da söylemişti. O günlerden aklımda kalan, “takunya” aradıklarını söylediğini, benim de yakın çevreme eğer bir takunya bulurlarsa bana göndermelerini rica etmiştim. Karınca kararınca ben de bu “gayyur” insan ve çabaya katkı yapabilmek için.

Halilbeyli’de Mustafa Celep ve onun gibi gayretli arkadaşları sayesinde 2013 yılında “Halilbeyli Bosna Hersek Eğitim, Kültür ve Yardımlaşma Derneği” kurmuş ve derneğin binasında, yıllar önce sözünü ettiği ciddi bir etnografik malzeme toplamış. Bunları hem anlatıp hem gösterirken ne denli heyecanlı olduğunu görmek mümkün. Çünkü bir hayli yol almış ve önemli sayıda müze envanteri toplamış. Bu envanterin birden fazla benzeleri olanları da var; eminim günün birinde kurulacak “Kemalpaşa Kent Müzesi” çatısı altında mutlaka yer alması gereken “Bosna Hersek Galerisi” içerisinde sergilenmek üzere bunları bağışlamakta tereddüt etmez.

“Halilbeyli Bosna Hersek Eğitim, Kültür ve Yardımlaşma Derneği” tek katlı mütevazi bir binası var. İçinde mutfak da bulunan çok amaçlı bir salon, bir idari oda ve misafirlerin konaklaması için dört yataklı bir oda ve banyo mevcut. Bina, hem dernek idarî birimi hem küçük toplantı salonu hem de bir misafirhane gibi tasarlanmış. Mustafa Celep’in alın teri ve çabası binanın her santimetre karesinde mevcut. Oluşumu anlatırken “neyi, ne zaman ve nasıl” yaptığını anlatırken nasıl bir efor harcadığına, nasıl bir “adanmışlıkla” sonuca ulaşmaya çalıştığını gözlemlememek imkansız.

Derneğin bu denli üstün çabasına rağmen eksikleri mevcut mu, mevcut. Kendimce gözlemlediğim kadarıyla, salonu veranda kısmına uzatılarak büyütülebilir. Bu, düşük maliyetli bir inşaat sonucu çok kolay gerçekleştirilir. Salonun büyütülmesi, hem katılımcı sayısının artırıldığı toplantıların ihtiyaçlarına hem güneş ışığı yönüyle iyi aydınlatılmasına hem de bin bir emekle bir araya getirilmiş onca envanterin sergilenebilecek genişlikte bir alanın açılmasını sağlar. Bir diğer temel ihtiyaç ise, belki buradan okuyanlara da bir çağrı olur, toplanan envanterin sergilenebileceği cam kabin ve kaidelerin oluşturulması; ki bu, ciddi bir maliyet demek. Kemalpaşa’da Bosna Hersek kökenli, durumu, maddî varlığı yerinde pek çok aile var, ben açıkçası kendi payıma varım ama lütfen siz de “varlığınızı” gösterin…

Mustafa Celep ve yaptıklarına demeyeyim “başardıklarına” baktığımda büyük Türk şâiri Tevfik Fikret’in “Ferda” adlı şiirindeki “Vatan gayyur insanların omuzları üstünde yükselir” dizesi ile kendimce eskilerin “Marifet iltifata tabidir” sözü aklıma geliyor ve diyorum ki iyi ki varsın Mustafa Celep ve iyi ki varsınız Mustafa Celep gibi “gayyur” insanlar…

KAYNAKLARIM: Nedim İPEK, Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri, Ankara 1994; İlker Mümin Çağlar, Hasan ERALACA, Rahim SAĞ, Mustafa ALTINBAŞ, Kemalpaşa (Nif) Tarihi Mezar Taşları, Kemalpaşa Belediyesi Kültür Yayınları, 2021.

 

Kaynaklar:

 

-Mustafa Durmişeviç Celep Amca

-Türkiyenin Sadık Vatandaşları Boşnaklar,Sait Kaçapor

-https://www.nufusune.com/41462-izmir-kemalpasa-halilbeyli-mahallesi-nufusu

-https://tr.wikipedia.org/wiki/Halilbeyli,_Kemalpa%C5%9Fa

-/www.kemalpasaaktuel.com/author/rahimsag/kemalpasadaki-bosna-hersek-ii/

YORUM YAP