BİR GÖÇÜN GÖRÜNMEYEN BEDELLERİ
Balkanlardan Anadolu’ya uzanan göç yolları, yalnızca bir yer değiştirme öyküsü değildir.
Bu yollar; Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan, Romanya’dan, Yugoslavya’dan ve Balkanların dört bir yanından kopup gelen insanların yüreklerine kazınmış büyük bir ayrılığın izlerini taşır.
Kimi savaşların ardından, kimi baskılar nedeniyle, kimi de dilini, kimliğini ve varlığını koruyabilmek için yurdunu bırakmak zorunda kaldı.
Fakat göç edenler yalnızca evlerini bırakmadılar.
Atalarının mezarlarını, çocukluk anılarını, komşuluklarını, bağlarını, bahçelerini, tarlalarını ve bir ömür boyunca emek vererek kurdukları düzenlerini de geride bıraktılar.
Özellikle 1950’li yıllarda Yugoslavya’dan Türkiye’ye yönelen göçlerde birçok aile ağır yönetim işlemleriyle karşı karşıya kaldı. Göç etmek isteyenlerden mallarını devlete bırakmaları istendi. Evlerini ve topraklarını satamayanlara ise varlıklarını kendi istekleriyle devlete bağışladıklarını belirten belgeler imzalatıldı.
Göçmenler yalnızca yurtlarından değil, çoğu zaman mallarından, emeklerinden ve birikimlerinden de ayrılmak zorunda kaldılar.
Türkiye’ye gelenlerin önemli bir bölümü ise “serbest göçmen” durumunda kabul edildi. Bu durum, çoğu zaman devletten yerleşim yeri, toprak ya da geçim desteği almadan; akrabalarının ve yakınlarının yardımıyla yeni bir yaşam kurmak anlamına geliyordu.
1953 yılından sonra göçü kolaylaştıran ve kamuoyunda “Serbest Göç Mutabakatı” olarak bilinen düzenleme de yazılı bir uluslararası antlaşmadan çok, devletler arasında oluşmuş bir uzlaşı niteliğinde değerlendirilmektedir.
Bu nedenle konu yalnızca “Kimler göç etti?” sorusundan ibaret değildir.
Asıl soru şudur:
İnsanlar yurtlarından ayrılırken neleri yitirdi?
Geride bırakmak zorunda kaldıkları evlerin, tarlaların, bağların, bahçelerin ve anıların bedelini kim ödedi?
Sessizce yürütülen nüfus siyasetlerinin yükünü kim taşıdı?
Yanıt açıktır:
Bedeli aileler ödedi.
Analar ödedi.
Babalar ödedi.
Göç yollarında büyüyen çocuklar ödedi.
Çünkü onlar yalnızca bir ülkeden ayrılmadılar.
Geçmişlerinin bir bölümünü, atalarının mirasını ve yüzyılların birikimini de arkalarında bırakmak zorunda kaldılar.
Bugün Balkan Göçmenlerinin öyküsünü yalnızca Anadolu’ya başarıyla tutunmuş insanların öyküsü olarak okumak eksik kalır.
Bu öykü aynı zamanda mülksüzleştirmenin, sessiz zorlanmanın, yitirilen hakların ve kuşaktan kuşağa aktarılan ortak belleğin öyküsüdür.
Onlar Anadolu’ya geldiler; çalıştılar, ürettiler, yeni yurtlarını benimsediler.
Ama Rumeli’nin dağlarını, ovalarını, mezarlıklarını, sokaklarını ve çocukluklarını hiçbir zaman bütünüyle geride bırakamadılar.
Çünkü bazı yitimler valizlere sığmaz.
Ve bazı ayrılıklar kuşaklar boyunca sürer.
Anadolu’ya geldik; ama gönlümüzün bir yanı Tuna kıyılarında, Vardar boylarında, Deliorman’da ve Rodoplar’da kaldı.
Göç ettik sanıldı; oysa yurdumuzun yarısını ardımızda bıraktık.
—————
* Petek Ersoy İnci, Cemile Tekin, Halim Çavuşoğlu ve Ali Erken’in, konuya ilişkin yazılarından da yararlanılmıştır.
Fotoğraf —> Biz Rumeliyiz